Ekrem Ata’nın 1993 Yılına Ait Analizi

1993 Yılının Değerlendirilmesi

17 Ekim Çarşamba günü Kanal 24’te saat 18.00’de Elif Çakır’ın sunacağı “Söz Bitmeden” programının canlı yayın konuğu olacak olan ve 28 Şubat süreci mağdurlarından yazarımız Ekrem Ata’nın bir analizi:

1993-1999 yılları arasında İskenderun ve Çatalca’da Millî Güvenlik derslerine girdim. Zayıf taraflarımız ya da kullanılmaya müsait yönlerimizden bahisle öğrencilere 3 hassas yapımızdan bahsederdim:

  1. Laik – Anti-laik cepheleşme,

  2. Etnik yapımız,

  3. Mezhep yapımız.

Özellikle 12 Eylül öncesi dönemde bu üç maddeye sağ-sol ideolojik ayrımını da ilave edebiliriz. Ama süreci biraz kısaltacak olursak; 1984 yılından bugüne kadar meydana gelen olaylarda bu üç ana argüman daima kullanılmıştır. Çünkü amaç bölmek, parçalamak ve yutmaktır. Aynen bir lokmayı yutacak hale getirinceye kadar olan safhaları yaşamak gibidir. Bunlar kimlerdir, niçin yutulmak isteniriz? Bu meselenin diğer bir boyutudur ve ayrı analiz edilmelidir. Ancak biz niçin bölünmeye, parçalanmaya bu kadar müsaitiz? Bu soruya doğru cevap bulabilmemiz gerekiyor.

1993 yılı siyasi tarihimizde karanlık bir yıldır ve 28 Şubat dönemine giden yolun taşlarının örüldüğü bir dönemdir. Size sadece ilk 6 ayda olan hadiselerden bahsedeyim:

  1. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi (24 Ocak 1993),

  2. Musevi iş adamı Jak Kamhi’ye suikast düzenlenmesi (28 Ocak 1993),

  3. Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi (17 Şubat 1993),

  4. Özel TV ve radyoların izinsiz yayın gerekçesiyle hükümet tarafından kapatılması (30 Mart 1993),

  5. Turgut Özal’ın ölümü (17 Nisan 1993),

  6. 33 askerimizin Bingöl-Elazığ karayolunda kurşuna dizilmesi (25 Mayıs 1993),

  7. Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi, 37 kişinin ölümü (2 Temmuz 1993),

  8. Erzincan Kemaliye ilçesi Başbağlar köyünün basılması, 33 insanın öldürülmesi (5 Temmuz 1993).

Şimdi bu sekiz olayı yukarıdaki 3 argüman ile beraber inceleyelim. Hepsi de bir ya da birden fazla amaca hizmet etmiş görünüyor. Yukarıdaki hadiselerin hepsi de şaibelidir. Tetikçilere takılmamak gerekir; her dönemde tetikçiler bulunabilir. Ama bu tetiği çektirenler kimlerdir, büyük devlet bunu bulur ve gereğini yapar. Bir daha olmaması için de gerekli önlemleri alır.

Eminim ki Rahmetli Turgut Özal, 18 Haziran 1988 tarihinde Kartal Demirağ tarafından kendisine yapılan suikastın arka cephesini çözmüştü. Ancak bunu açıklamanın ülke menfaatine uygun olmadığını anladı ve açıklamaktan vazgeçti. Kartal Demirağ’ı da zaten çoktan affetmişti.

Sadece Uğur Mumcu cinayetinde Ankara’da bir anda yüz binler irticaya karşı yürüyüş yaptı. 33 askerimizin korumasız bir şekilde şehit edilmesi belki de PKK mücadelesinde çözüme en yakın olunduğu andı. Madımak ve Başbağlar olaylarını anlamak için arif olmaya gerek yok.

Peki, 1993 yılının önemi neydi? Niçin böyle bir yol seçilmişti? Ne yapılmak isteniyordu? Söylediklerimin siyasi mülahaza ile değerlendirilmemesi koşulu ile şunları söyleyebilirim ki 1984 yılından başlayarak 1993 yılına kadar devam eden süreç içinde Rahmetli Özal hep 3 prensipten bahsederdi:

  1. Din ve vicdan hürriyeti,

  2. Düşünce hürriyeti,

  3. Teşebbüs hürriyeti.

Bu sözleri defalarca televizyondan kendi ağzından duymuştum. Aslında yıllar sonra geriye baktığımda çok da anlayamamışız diye hayıflanmışımdır. Bu iklim; 1983 yılının sonundan itibaren (aslında 12 Eylül 1980 darbesinden itibaren etkinliği hiç azalmamış farklı bir liderdi) Türkiye’nin kaderine ve geleceğine mühür vurmuş bir insanın önderliğinde tüm ülkeyi kuşatmıştı. Bizler de bu yumuşamayı TSK içinde açıkça hissediyorduk. 1991-1992 yılının seçim ortamlarında yaşanan o çekişmeli süreçte bile cumhurbaşkanı olarak varlığını her zaman hissettirdi. Ama bir şeyler de elinin altından kayıyordu ve işler istediği gibi gitmiyordu. Hatta son zamanlarda tekrar farklı bir parti kurarak yeniden icraatın başına geçme fikri içinde olduğunu artık bugün biliyoruz.

Tahmin ediyorum ki yeni dönemde Rahmetli Özal’ın olması istenmedi. Bu hürriyetleri temelden yıkacak toplumsal olaylara ihtiyaç vardı; bunlar da art arda uygulamaya konuldu. Toplum mühendisleri iş başındaydı. 1993 yılının temmuz ayına gelindiğinde artık bu özgürlüklerden bahsetmenin imkanı kalmamıştı. Sonraki yıllar da ülkenin kayıp yılları olarak tarihe geçecekti…

Peki, perde arkasındakiler kimlerdi? Onu da feraset sahibi okuyucularıma bırakıyorum. Ama daima fotoğrafın geneline bakıp görünmeyen kareleri yakalamaya çalışmak, perde arkasını görme gayretinde olmak gerekir. Nadiren olaylar direkt göründüğü gibidir; genelde perde arkasındakiler görünenlerden daha fazladır. Bizlere düşen bu oyunlara gelmemektir. Artık toplum olarak bu yolda da bayağı mesafe aldığımızı sevinerek görüyorum.

Allah’a emanet olunuz sevgili hemşerilerim…

Ekrem ATA

Loading