Ekrem Ata’nın Akıcı Bir Değerlendirmesi
28 ŞUBAT VE TERÖR
Bir önceki yazımda (28 Şubat’a Giden Yol) 1993 yılının siyasi tarihimizde karanlık bir yıl olduğunu, 28 Şubat dönemine giden yolun taşlarının bu dönemde örüldüğünü, bu yılın sadece ilk altı ayında birçok karanlık ve şaibeli olayın yaşandığını, Rahmetli Özal’ın ölümünün de bunlardan biri olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Bugün Özal’ın ölümünün ardındaki sır perdesi aralanmaya başladı ve sonrasında da çok şaşıracağımız olayların yaşanması mukadder görünüyor.
28 Şubat dönemi gerçekten de bu milletin üzerinde bir karabasandır. Adeta bir ülkenin teslim alınma harekâtıdır, geminin rotasını başka bir tarafa döndürme operasyonudur. Hatta Org. Çevik Bir, 2002 yılında Amerika’da yayınlanan bir dergide yazmış olduğu bir makalede “Biz 28 Şubat’ı İsrail ile bozulan ilişkileri yeniden rayına sokmak için yaptık” diyebilmiştir. Bugün bağımsız kaynaklar bu dönemin sadece ekonomik fatura boyutunun 300-500 milyar dolar olduğunu ifade ediyor. Bu konuda zaman zaman yapılan analizleri okuyoruz; irtica sadece işin bahanesi idi. Bu oyunun içindekilerin büyük bir bölümü de aslında bu oyunu kimin adına oynadığını bilmiyordu, çünkü tüm medya yönlendirmeleri çok güzel yapıyordu. Bu dönemin inşallah her yönüyle sorgulanarak yaşananların ekonomik boyutunu da görme imkânını elde edebilmeyi umuyoruz. En azından aziz milletimizin parasının nereye aktarıldığını öğrenme hakkına sahip olduğunu düşünüyoruz…
Ancak ben ödenen faturanın başka bir boyutuna dikkat çekeceğim. Üzülerek belirtmeliyim ki Rahmetli Özal’ın şüpheli ölümü ile başlayan 28 Şubat sürecinde (takriben 1993-2003 yılları arasında) TSK’den 4.000-5.000 civarında subay ve astsubay disiplinsizlik gerekçesi ile ihraç edildi, ihraç edilmeye zorlandı, emekli oldu, istifa etti veya etmeye zorlandı. Çünkü yapılması planlanan bir darbe sürecinde bu sürece karşı durabilecek subay ve astsubayların tasfiye edilmesi gerekiyordu. Tasfiye için de bir suç icat edilmeliydi; buna uygun en geçerli suç da irtica idi.
Bu personelin de ortak özelliği genelde hanımının tesettürlü olması, namazını kılması ve içkili sosyal faaliyetlere katılmaması idi; yoksa başka bir suçun isnat edilmesi mümkün değildi. Zira hepsi de kendi branşında en başarılı personellerdi ve yapılabilecek bir darbede bu sürece muhtemelen karşı duracaklardı, halkı ile karşı karşıya gelmeyeceklerdi. Çünkü darbenin görünüşteki hedefi irtica idi ve tasfiye hareketi gerçekleştirildi.
Ancak bu uygulamanın teröre yaptığı olumsuz etki bugüne kadar çok da dillendirilmedi. Bölgeyi hasbelkader tanıyan birisi olarak arz etmeliyim ki Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki insanımızın en karakteristik özelliği dindarlığıdır. Dindar subay ve astsubayların görev yaptığı bölgelerde halk ile meydana gelen kaynaşma, bu personelin görev yaptığı köylerde olay yaşanmaması gibi hikâyelerden eminim ki bir kitap yazılabilir. Sizlere sadece üç hikâye sunayım, dediklerim daha iyi anlaşılacaktır:
1. Hikâye: Hakkâri / Şemdinli – Kayalar Köyü
Yıl 1998 ve aylardan Temmuz… Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığı Şemdinli ilçesi Kayalar köyüne bir yüzbaşı atanıyor; bugün adı terörle en çok anılan bölgelerimizden birine. Bu köyde bir bölük var, yüzbaşımız da o bölüğün komutanı. Yüzbaşımız köylü ile çok çabuk kaynaşıyor, çünkü 5 vakit namazını kılan dindar bir subay. Köylü, imam evini kendisine lojman olarak tahsis ediyor. Hanımını da 3 ay sonra yanına alıyor. O da köylü kadınları ile çok çabuk kaynaşıyor, sanki 40 yıllık dost gibiler. Hanımı da geceleri köylü kadınları ile ayet, hadis okuyorlar, dua öğreniyorlar, sure ezberliyorlar.
Ancak Aralık 1998 Şûrası’na gelindiğinde her şey ters düz oluyor. Bu kahraman yüzbaşının Yüksek Askerî Şûra kararları ile ilişiği kesiliyor. Köylü inanamıyor. Korucu başı yüzbaşımıza geliyor ve “Komutanım, size buradan arsa verelim, ne olur gitmeyin, bizi bırakmayın” diye yalvarıyor. Kahraman çiftimiz köyle ilişiğini kesip Şemdinli merkezine gelirken köy meydanında kadınlar sağda, erkekler solda toplanmış, gözyaşları içinde uğurlama yapıyor.
Yine yüzbaşımızın ifadesi ile: “Bana hiçbir rütbeli ‘İhtiyacın var mı, paran var mı?’ diye sormadı, ama bir köylü bana yol harçlığı olsun diye zorla 150 marka yakın para verdi.” Biri iki, diğeri dört yaşında iki kız çocuğu ile geçim derdine düşüyor. Tabii bu travmayı bünyesi daha fazla kaldıramıyor ve ağır psikiyatr tedavileri görüyor, aylarca hastanelerde yatıyor, iş bulamıyor, yurt dışı macerası yaşıyor; çaycılık, depoculuk, ofis boy olarak asgari ücretten ailesinin nafakasını sağlamaya çalışıyor. Komando yüzbaşı askerlikten başka ne işinden anlar ki?
Allah’a çok şükürler olsun ki 2011 yılında çıkarılan 6191 sayılı kanun ile haklarını alıyor. Halen aile ile birebir irtibattayım ve bu yüzbaşı arkadaşım firmamızda boş kalmasın diye kendisine verdiğimiz uygun bir işte çalışıyor.
2. Hikâye: Şırnak Akaryakıt İşleri
İkinci örneği bir subayımızın ağzından dinleyelim:
“Şırnak’taki birlikte akaryakıt işlerinden sorumluydum. Birliğimize akaryakıt taşıyan firma yetkilileriyle nakliye sırasındaki bazı problemleri görüşmeye gitmiştim. Firma sahibi hataları kabul etmediği gibi her söylediğime de itiraz ettiği için sesimiz biraz yükseldi, gergin bir hava oluştu. Görüşmeden de istediğim sonucu alamadım. Öğle üzeriydi, firma sahibi bana dedi ki:
— Komutan, bizim işimiz var. Sen git çarşıda biraz dolaş, toplantıya öğleden sonra devam ederiz.
Ben ‘Peki’ dedim. Günlerden Cuma idi. Ben dedim ki:
— Abdest almak için lavabonuz var mı?
Bu sorum üzerine, yüzüme bakmayan, orada bulunuşumdan rahatsız olan, beni adeta iş yerinden kovar gibi yapan o adam birden bire değişti. İlk sorusu:
— Komutan, sen Cuma kılıyor musun?
— Elbette, elhamdülillah Müslümanız. Tabii kılacağız.
O somurtkan, yüzü asık adam birden tebessüm etmeye başladı, elemanlarını çağırdı:
— Çabuk komutanıma terlik getirin! Sıcak su getirin!
Diye heyecanla koşturmaya başladı. Biri terlik getirdi, biri sıcak su getirdi. Ben kendim abdest almak istedim, ‘Hayır, abdest suyunu biz dökeceğiz. Bundan sonra bizim misafirimizsin’ dediler. Abdest aldım, arkamı döndüm, bir eleman elinde havlu ile bekliyor. Firma sahibiyle birlikte Cuma’ya gittik. Çıkışta beni bırakmadı, şehrin en iyi lokantasına götürdü, en pahalı yemeklerden ikramda bulundu.
Ardından görüşme konusu ile ilgili olarak:
— Komutanım, merak etmeyin ben tanker şoförlerini, elemanları ikaz edeceğim, bundan sonra dikkat edecekler. Bir şikâyetiniz olursa telefonla beni arayın, ben ilgileneceğim.
Ayrılırken arabasını bana tahsis etti. Şoföre de:
— Komutanım nereye gitmek istiyorsa götür. İşi bitinceye kadar yanından ayrılma, bütün işleri bittikten sonra evine kadar bırak. Sakin yanından ayrılma!
diye talimat verdi (evimin 45 km uzakta olduğunu biliyordu). Ondan sonra o adamla dost olduk. Zaman zaman beni telefonla arar, hal hatır sorar. Şırnak’tan tayin olup ayrıldıktan sonra bile hâlâ görüşüyoruz.”
![]()














