Hadi Saka
Hadi amcam, Abana’nın farklı simalarından biriydi. Zayıf fiziği, hareketli ve çevik yapısı, sinirli davranışları, söylenmeleri, yakınmaları ve sevimli gülüşüyle sevilen bir insandı. O, birilerine ya da bir şeylere sinirlenip dururdu. Çabucak sinirlenirdi ama öyle kavgacı, saldırgan bir insan da değildi. Onun bu huyunu iyi bilen yaşıtları bazen de onu kızdırmak için ellerinden geleni yapardı.
Yufka bir kalbi de vardı. Çocukları çok severdi. Zihinsel engelli insanları kollar, korurdu. Sokak kedilerine, köpeklerine acır, onları sever, yemek verir ve komik isimler takardı.
1934 Bağlık doğumludur. İstanbul’da aşçılık öğrenir genç yaşlarında. Abana pazar içinde bir lokanta açar ve bir süre işletir. Hollanda’ya işçi alindiğini duyunca başvurur.
1.5 yıllığına bir Hollanda deneyimi de olur. Geri dönüş sebebini anlatırken heyecanlı ve sinirli bir ton kullanır. Bademciklerinden sık sık hasta olmasını, işverenin bunu pek kabullenmemesini anlatarak, “Çalış diyor bana. Yahu çalışamıyorum, ateş yapıyor, halsizlik yapıyor. Gâvur bu! Adama acır mı, boşuna para verir mi? Çektim geldim” der.
Aşçılığa çarşı içindeki yeni yerinde devam eder. Lokantası tertemiz, yemekleri lezzetlidir. Titiz bir insandır. Doğaldır ki çalışanlarıyla sorunlar yaşar; ayak uyduramayanlar ayrılır, yenileri başlar. Müşterilerle de sorunlar yaşamaz değil. Bunlardan en bilineni şudur: Amcam öğlen yemeğini yetiştirmek için koşturmaktadır; bir müşteri de gelip balık siparişi verir. Dondurucunun değil, buzdolabının bile olmadığı günler… Balık ancak günlük, taze bulundurulabilmektedir. Balık siparişine birden sinirleniveren amcam, adamın kolundan tuttuğu gibi lokantanın dışına sürükler. Fırtınadan oldukça kabarmış denizi göstererek, “Bak bu denizde balık olur mu be adam, dalga mı geçiyorsun?” diye bir güzel haşlar.
Bir keresinde yine bir müşteri balık siparişi verir; iki dakika geçmeden “Usta, ne oldu bizim balık?” diye sorar. “Pişiyor” der amcam. İki-üç dakika sonra aynı soru gelir: “ Kızarıyor, az daha bekle” der. Az sonra yine aynı soru gelince amcam bir küfür savurup balık dolu tavayı kaptığı gibi kapıdan dışarıya kaldırıp atar: “Al sana balık!” der.
Sabahları çorba çıkarıyor. O saatlerde tatlı yemek isteyen müşteriler de çıkabiliyor. Amcam bunlara da sinirlenip “Bu saatte tatlı mı yenir?” diye söyleniyor. Bazen özellikle onu kızdırmak isteyenlerin “Yemeğin tadına bakabilir miyiz?” ya da “Az pilav ver, Iğrava tepesi gibi olsun!” teklifleri onu çileden çıkarmaya yetiyor. Bunların başında gelen Seyfettin Uyanık, bir keresinde pek iştahının olmadığını, yarım karnıyarık istediğini söyler. Amcam bıçak elinde kararsız, karnıyarığı bir enine kesmek için ölçer, bir boyuna. Sonunda küfrü basıp vazgeçer.
Amcam “Çekilecek meslek değil” deyip bırakır aşçılığı. Nalbuki dükkânı açar, dört-beş yıl işletir ama umduğunu bulamaz. Bu kez kahvehane işletmeye karar verir. Her türlü insanın geldiği kahvehane işletmeciliği, diğer işletmelerden daha kolay olmasa gerek!
Amcam titizliğini kahvehanede de sürdürüyor. Meşrubat şişelerini tek tek yıkayıp kuruluyor, ondan sonra müşteriye servis yapıyor. Limonatanın en doğalini, ayranın, çayın en iyisini yapıyor. Bardakları her akşam çamaşır suyuyla yıkıyor. Yırtık paradan hoşlanmıyor; hemen onu özene bezene yapıştırıp adeta yeniliyor. Masaları sık sık siliyor, boşalan bardakları çabucak kaldırıyor. Ama istediği karşılığı, kibarlığı bulamıyor insanlardan. Evine ziyarete gittiğimizde anlattırıyorum kendisine: “Amca, kahvehanede tavlayı yasaklamışsın” diyorum. Biz güldükçe o da gülse de kızarak, sesini yükselterek anlatıyor: “Yaaa” diye başlıyor her zamanki gibi. “Kahvehaneyi satın almışlar, sanki onlardan başka kimse yok. ‘Düşeş… Çaat… Şeşbeş… Çaat…’ Beyler yavaş diyorum, etrafı rahatsız etmeyin. Dinlemiyorlar, her gün böyle. Sonunda tepem attı. Kaptım tavlayı önlerinden, bitti dedim. Tavla oynatmıyorum.”
Bir başka ziyaretimizde bu kez “Okey oyununu yasaklamışsın amca” diye konuya giriyorum. Yine o sevimli gülüşünü yapıyor ve “Yaaa” diye başlıyor: “Bir grup var, sabahtan damlıyorlar. İki çay içiyorlar, çat çat çat… Geçen sabah saat 06.00’da kahvehaneyi açtım. Anahtarı cebime koyuyorum, yine geldiler. ‘Çay var mı, okey takımlarını da ver’ dediler. Bir tepem attı! Sizin karılar bu saatte evde çay vermediler de bana mı geldiniz? Hem bu saatte okey mi olur? Yok vermiyorum, bu kahvehanede okey oynamak yok artık. Çayı da hanımlarınıza yaptırırsınız.”
El işaretleriyle çay isteyenlere de kızıyor: “Ağzın yok mu, bir çay istiyorum diyemiyor musun? Kibar olun biraz” diyor.
Kahvehanenin bitişiğinde Yılmaz Akın’a ait pastane var. Yılmaz ağabeyin eşi Pakize Abla amcama sesleniyor: “Hadi ağabey, demli bir çay istiyorum.” Amcam “Tamam” diyor ama oradakilerin anlattığına göre “Zayıflıktan kuruyor, hala demli çay istiyor” diye söyleniyor.
Abanalı olmayan bir genç kahvehaneye gelip “Muzaffer Bey’in dükkânına üç çay” der. Amcam: “Ne? Kim? Muzaffer Bey mi? (Gülerek) Allah Allah, Muzaffer Bey he… Bizim Kırık Muzaffer yani… Aman yarabbi…”
Bir yaşlıca ağabey var, köylüsü… Kış günleri sabahtan oturuyor televizyona yakın. Gece kahvehane kapanana kadar eli yanağında yarı uykulu, bazen tam uykulu televizyon seyrediyor. “Geçen gün dayanamayıp söyledim; ne biçim adamsın ya? Tek kelime etmeden gece yarısına kadar burada böööyle uyukluyorsun. Evin köyün yok mu senin? Uyuştun mu büsbütün? Allah Allah…”
O hoş gülüşünü yaparak anlatıyor amcam yine: “Bir sabah kahvehaneye geldim. Rafet ile Canko kapıda bekliyorlar. Üşümüşler, ellerini ovuşturuyorlar. ‘Hadi ağabey, biz geldik Samsun’dan.’ ‘İyi yaptınız (!) dedim.. Bıraktılar bizi akıl hastanesinden, artık iyimişiz.’ Aman maşallah! Oh oh… dedim. Bir neşeliler ki sormayın. Sobayı yaktım, iyice ısındılar. Çaylarını da verdim…”
Amcamlara ziyarete gittiğimizde çocuklarına da gereksiz söylenmelerine tanık oluyoruz: “Kolonya döksenize oğlum” ya da “Meyve getirin, misafire hiç bakmıyorsunuz ya!” Herkes gülüşüyor çaresiz. O da gülerek katılıyor ama söylenmeye de devam ediyor: “Yaaa… Bunlardan hayır çıkmaz!”
Çocukların gençlik dönemleri daha bir sorunlu geçiyor. Amcam bazen birine “Evlen”, birine “Ehliyet al”, diğerine “Çalışmak için fabrikaya gir” diye bastırıyor. Zamanında kendisinin çok sevdiği avcılığı şimdi onların yapmasına bile söyleniyor, gaddarlık olarak değerlendiriyor. Haklı da olsa sinirli yapısı bazen kızgınlıklarla, kırgınlıklarla sonuçlandırıyor ilişkilerini. Bazen de duygularıyla baş edemeyip “Bu yeni nesil şımarık. Yokluk, savaş, kıtlık görmedi bizim gibi. Allah bir savaş verse de şu nesil ders alsa biraz!” gibi fazladan sözler de ediyor.
2001’de hastalanıyor. Birden alıveriyor aramıżdan. Kahvehane duruyor yerinde; oğulları işletiyor. Limonatasını, çayını aynı kalitede devam ettiriyorlar. Ama o yok. Abana’nın bir değeri eksik. Resmi var duvarda asılı. Resmine bakan herkeste bir tebessüm oluşuyor. Herkes onu seviyor, çok özlüyor.
Muharrem Saka
Kasım 2012
![]()














