1. İskender Şengör’ün Değerlendirmesi
    Abana ve Abanalılık
    Uzunca bir süre sonra Abana’ya gittin diyelim.
    Sabah çarşıya çıkarsın bir hevesle.
    Özlemle sağa sola bakarsın.
    İnsanlarla karşılaşırsın birer birer.
    Çoğuyla uzaktan bir “merhaba” ile ya da yüzeysel bir konuşma ile yoluna devam edersin.
    “Hoş geldin” diye bağıranlar olur uzaktan.
    Mutlu olursun, kendini özel hissedersin Abanalı olduğun için.
    Büyük şehirde yoktur çünkü böyle bir şey.
    Tanımaz kimse seni sokağa çıkınca.
    Ama şunu da bilirsin:
    Bu ilk güne özel ve seni ilk kez görenlerle yaşadığın durumdur.
    Bilirsin ertesi günlerde bu böyle olmayacak.
    Selamlaşmalar bitecek.
    Hatta seni görmezden gelenler bile olacak.
    Sen de sıradanlaşacaksın yani.
    Olsun, varsın.
    Devam ettiğin yol boyunca aşağıdaki diyaloğu üç beş kere yaşarsın:
    Oooo, hoş geldin.
    Hoş bulduk.
    Ne zaman geldin?
    Sabah.
    Ne zaman döneceksin?
    1 hafta buradayım.
    İyi bakalım.
    Eğer evde, evden çıkamayan bir yaşlın ya da hastan varsa sana o sorulur.
    Yaşadım, biliyorum.
    Mesela:
    Baban nasıl oldu, iyi mi der?
    Evde yatıyor dersin.
    Geçmiş olsun, selam söyle. Fırından ekmek alayım da eve doğru gideyim der.
    Yanından uzaklaşır.
    Aslında soruyu soran, babanın gençliğinde yediği içtiği ayrı gitmeyen arkadaşıdır.
    İkisi de doğma büyüme Abanalıdır.
    Ama hasta iken bir kere bile ziyaretine gitmemiştir.
    Moralin biraz bozulmaya başlar.
    Sonra samimi olduğun insanlarla denk gelirse arkadaşlarınla oturur, çay içersin.
    Samimiyet derken başka yerlerdeki ya da şehirlerdeki gibi o da olmaz.
    Çocukluğunu bir arada geçirmiş insanlar, uzun süre sonra birbirlerini görünce yanaklarını birbirine değdirir ya da kafaları tokuşturur.
    Diğerleri ise sadece seninle tokalaşır.
    On yıl süreyle birbirlerini görmemiş olsalar bile, insanların içten gelerek birbirine sarıldığına şahit olamazsın.
    Yoktur böyle bir hasret giderme şekli.
    Sarılıp arkadan pat pat sırta vuran insan çok ama çok azdır.
    Kardeş kardeşe bile böyle zor sarılır.
    Özellikle yaz zamanı herkesin bir telaşı vardır zaten.
    Seninle çok ilgilenemezler.
    Kışın “İn cin top oynuyor, sokakta insan yok” diye yakınan kesim, kalabalıktan dert yanar.
    Kahve oyun kültürün yoksa bir süre sonra çarşıda uzun süre duramazsın zaten.
    Mesela Atatürk büstünün oralarda dikilip ya da oturup izleyemezsin olan biteni, bakamazsın etrafa.
    Hayale, eski günlerin özlemine dalamazsın durup.
    Fotoğraf çekmeye bile çekinirsin.
    İnsanlar zaten poz vermek istemezler.
    Fotoğrafını çektin diye fırça yersin.
    Çok tehlikeli olur durup izlemek olan biteni ya da çarşıda bir aşağı bir yukarı boş boş gezmek, özlem gidermeye çalışmak kalan kırıntılardan.
    Yazın kalabalıkta kaynarsın belki ama kışın hiç şansın yoktur böyle bir harekette.
    Dükkanların camlarından izlenirsin.
    Sana “Deli mi bu?” diyenler bile olur.
    Hakkında konuşmalar başlar.
    Biri demezse diğeri mutlaka der.
    Çarşının fiziksel yapısı buna çok müsaittir.
    Hemen hemen her noktasından diğer ucu görülür.
    Kadınlar boşuna eski zamanlarda dağ yolunu kullanmamışlar Abana’da.
    Bozkurt’ta ya da İnebolu’da bu durum yoktur.
    Oralarda çarşı merkezi, sokaklar, evler, yapılar bölünmüştür.
    Rahat rahat yürürsünüz.
    Yürüdüğünüz sokaktan sorumlusunuzdur sadece.
    Abana merkezde ise durum farklıdır.
    Podyumda gibisinizdir bir uçtan diğer ucuna yürürken.
    Tüm gözler üzerinizdedir.
    Adımlarınıza dikkat edersiniz.
    Hemen bir deniz kenarı yapayım diye düşünürsün sen de o yüzden.
    Sana eşlik edenler de olur bazen.
    Deniz kenarında da uzun süre durulmaz.
    Bir limana, bir çay ağzına, bir de dönüp dağa bakılır, o kadar.
    Zaten denizin dibinde olup da onu yaşayan, kısacası deniz insanı olan azdır Abana’da.
    Yaz kış Abana’da yaşayan insanların büyük bir kısmını yazın denize girerken göremezsin.
    Yıllardır Abana’da yaşayıp da yine yıllardır, hatta çocukluğundan beri denize girmeyen onlarca insan vardır.
    İşler bahane edilir hep; sabah erken ya da akşamüstü beş dakika da olsa girilmez.
    Soysan kollardan yukarısı süt beyazdır birçoğunun.
    Zaten yaz, deniz zamanı değildir Abanalı için.
    Çalışma zamanıdır.
    Hadi bir deniz kenarı yapalım diye başlayan yolculuk, on dakika içerisinde tekrar kahve önünde son bulur.
    Çay söylenir yine.
    Sağdan soldan konuşulur.
    Konu illaki zorunlu olarak gelmesi gereken yere, Abana siyasetine gelir.
    Evet, o meşhur Abana siyasetine…
    Türkiye’nin ve dünyanın hiçbi yerinde başka bir örneği yoktur.
    Abana’yı bitirmiştir o.
    Her şeyi yakıp yıkmıştır.
    Bu bilinir ama kimse onu sonlandıramaz.
    Bitti sanırsın, küllerinden alevleniverir.
    Yakar elini bacağını,
    Ne olduğunu anlayamazsın.
    O kadar acımasızdır ki o.
    Sadece yazları geliyorsan yırtarsın ama
    Yaz kış yaşıyorsan Abana’da, sürekli içine çekmeye çalışır seni.
    Çok nadirdir ondan uzak durabilen.
    Bulaşmak istemezsen suçlanırsın, dışlanırsın.
    Siyasi olmadan karşılıksız Abana’yı sevmenin Abana’da karşılığı yoktur.
    Oysa her dönem sadece bu siyasetten beslenenler hayatta kalır.
    Sadece hayatta kalırlar onlar da.
    Sayıları da azdır.
    Öyle bolluk bereket yoktur onlara da.
    Karın tokluğuna…
    Zaten Abana’da kimse öyle kör kütük zengin olamaz.
    İstediği kadar yeri yurdu olsun sonuç değişmez.
    İki katlı evini yıktırıp karşılığında aldığı dairede mutlu mesut oturan, huzur bulan yoktur.
    Kimse köşeyi dönemez.
    Tarihte örneği yoktur.
    Abana izin vermez buna.
    Bazıları bir dönem parlarlar sadece, sonra ışık tekrar söner.
    Değişmez.
    Bakın geçmişe, çok örnek göreceksiniz.
    Müteahhitlere bakın geçmişteki, esnaflara bakın.
    Yavaş yavaş biter her şey.
    Zaten bir şey kalmadı pek.
    Kırıntılar değerlendiriliyor şimdi son hızla.
    Abana siyasetinden beslenip her dönem hayatta kalanların dışında, iktidar muhalefet kim olursa olsun siyasete bulaşanların durumu çok kötüdür aslında.
    İster iktidarda ister muhalefette olsunlar, huzur hiçbir zaman olmaz.
    Zaten bulaşan kafadan kaybeder Abana’nın yarısını.
    Abana’nın sakıncalı bölgeleri olur onlar için.
    Öyle her yere girip çıkamazlar.
    Sosyal medyada istediklerini yapamazlar.
    Haklarında dedikodunun ardı arkası kesilmez.
    Böyle yaşamaya devam ederler.
    Bazıları için Abana siyasetine bulaşmanın sonuçları çok daha acı olmuştur.
    Onun yüzünden insanlar birbirine düşmüştür;
    Kardeş kardeşine,
    Baba oğluna küsmüştür.
    İnsanlar sürülmüştür,
    Kimileri gitmek zorunda kalmıştır çok sevdiği memleketinden,
    Evinden, işinden olmuştur;
    Sokağa çıkamaz, çarşıda duramaz duruma gelmiştir.
    Hasta olmuştur,
    Hatta insanlar ölmüştür Abana siyaseti yüzünden!
    Ölüm, evet.
    Bu kirli siyaset yüzünden ölüm…
    Neyse;
    Ölüm demişken, birinin ölümü üzerine bir konuşma duyarsın.
    Sorarsın kim ölmüş diye.
    Ölen Abana merkezdense çarşıda zaten herkes bilir, öğrenirsin.
    Köylerdense köylerdenmiş der, geçilir.
    Zaten ölen köylerdense dernekten cep telefonuna mesaj gelir.
    Soruşturmana gerek de kalmaz.
    Sevenler rahmet okur, sevmeyenler, tanımayanlar yorum dahi yapmaz.
    Hatta meşhur Abana siyasetinin içinde olanlar ölen rakip partidense kahvede arkasından bile konuşur.
    Merkezden ölen olunca cenazesi kalabalık olur, merasimi herkes görür.
    Köyden olunca sadece tanıdıkları gider; on kişi gömer, zaten merasimini de kimse görmez.
    Abanalı değil midir ömrünü geçirdiği köyde ölen amcam?
    Yoksa ondan daha fazla Abanalı mıdır, ölen kişinin arkasından konuşan kahvedeki adam?
    Soracak olsak çok soru çıkar böyle…
    Susmak ise belki de tek çare.
    Son zamanlarda sadece kalan duru güzelliği paylaştım fotoğraflarla Abana’nın.
    Kuşlarından, doğal güzelliğinden bahsettim.
    Yine kaçınılmaz olarak boş işlerle uğraşan “deli” olduk kimi gözlerde.
    Uzun süredir yazı yazmadım Abana hakkında, yorum dahi yapmadım.
    Mimar Ergün Ünal abimizin ansızın ölümünden sonralara denk gelebilir bu suskunluğum.
    Cenazesinde yaşadığım duygu sürekli kafamda.
    O da karşılıksız sevdi, emek verdi, kafa yordu.
    Hayatını, kariyerini Abana’ya harcadı.
    En son yüksek okulumuzda imzası var.
    Mezarı Abana’da değil, Abana’ya gittiğinizde göremezsiniz.
    Şu anda adı verilmiş bir cadde, bir sokak, bir yapı yok onu insanlara hatırlatacak.
    Yüksek okulun içerisinde ona adanan bir köşe, bir yazı, bir fotoğraf da yok sanırım.
    Görmedim, duymadım.
    Eeee, n’oldu şimdi?
    Yine sorular…
    Rahmetli Ergün Abi mi Abanalı, onun anısını yaşatamayan bizler mi?
    Abanalılık eskiden vardı şimdi yok demiyorum.
    Abanalı mı kaldı demiyorum.
    Hemen içinden söylenenler, atlayanlar zıplayanlar olacak şimdi;
    Durun, oturun oturduğunuz yere!
    Evet, varsınız.
    Abana’da yaşayan, yaşamayan, ona gönül veren herkes kendine göre Abanalı.
    Herkes fikir sahibi, bunun bir derecelendirmesi, kafa kağıdına göre ölçülendirmesi yok.
    Güzel bir şey mi Abanalılık?
    Yararlı mı insan doğasına?
    Dört elle sarılmalı mıyız ona
    Yoksa gördüğümüz yerde koşarak kaçmalı mıyız?
    Nedir bu Abanalılık?
    Abana’da evi olmak mı?
    Yoksa Abana ve içerisinde yaşayan insanlar için proje üretmek, fikir yürütmek, emek harcamak, hayal kurmak, her neyse bir eylemde bulunmak mı?
    Bu düşünceleriniz sizin beyninizin içinde dolanmaktan öteye gitmiyorsa;
    Yani siz kıçınızı da yırtsanız hayat bulmasını, bir ortamda tartışılmasını geçtim dile bile gelmiyorsa,
    Kimin için, ne için bu mücadele?
    Bu uğurda ömür tüketenler Abanalı ise biz neyiz ki?
    İçinde yaşayan insanlar olabiliriz sadece.
    Ötesi yok.
    İskender Şengöi

Loading