Ekrem Ata’dan Anlamlı Bir Yazı
BAŞIMIZDAKİ EN BÜYÜK DAVA
Son zamanlarda üst üste vefat haberlerini duyar olduk. Allah hepimize merhamet etsin, ölenlere rahmetini esirgemesin ve bizlere, geride kalan yakınlarımıza da sabır nasip etsin inşallah. Ne kadar yoğun da yaşasak, aklımıza hiç getirmesek de ölüm gerçeği hiç değişmiyor ve bir anda bütün gündemi kendisi belirliyor.
Çok sevdiğim Abana’mızda her mezarlığa gidişimde zaman geçtikçe tanıdıklarımızın çoğaldığını (eminim ki sizler de) fark ediyorum. Belirli bir sıra ile olmasa bile artık sıranın da bizlere doğru yanaştığını hissediyorum. Kaldı ki ecel gizli ve genç yaş sayabileceğimiz ölümleri de her an yaşıyoruz. Bizden bir önceki neslin yüzde 90’dan fazlası toprak altında, kalanlar da artık adım adım yaklaşıyor. Ama nedense nefis, kendimizin de bir gün fani olabileceğini aklına bir türlü getirmiyor. Hâlbuki ölüm yolculuğu durmuyor, ölüm öldürülmüyor, kabir kapısı kapanmıyor ve hepimiz koşar adımlarla beşer yolculuğuna devam ediyoruz. Her gün 750.000 kişi doğuyor, 700.000 kişi ölüyormuş. Bizler de bu kervanın içindeyiz ve yolculuğun bir yerlerindeyiz.
Biz kimiz, neciyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz? Bu doğumlar, ölümler neden? Bu kadar muazzam aletlerle, cihazlarla, his ve latifelerle mücehhez kılınan insan bu kadar kısa bir dünya için yaratılabilir mi? Adeta tadıyoruz ve doyamadan gidiyoruz. Tatmaya izin var, doymaya sanki yok. Her güzelliği istiyoruz; ancak ya bizim ömrümüz ya da talep ettiklerimizin ömrü yetmiyor. Ama verilmek istenmese istemek duygusu bize verilmezdi. Bir çiçeği arzu ettiğimiz gibi, bir baharı da istiyoruz; güzel bir bahçeyi istediğimiz gibi dünyayı da istiyoruz, elimizden gelse tüm kâinatı da talep ediyoruz. Özlediğim annemi görmek istediğim gibi peygamberimizi de görmek istiyorum. Ama diğer mahlûkatta böyle bir talep yok. Kurban edeceğimiz kurbanlığımız bir saat sonra kurban edilecek ama iştahla yemesine devam ediyor, çünkü onda böyle bir duygu yok. Öyle ise bunda başka bir iş var. Bize bu nimetleri veren zat, adeta diyor ki: “Size verdiğim bütün nimetler aslında birer numunedir, gölgedir. Asılları, kaynakları bende. Hem de bitip tükenmeyecek şekilde. Size tatmak için veriyorum, ama bilin ki bu nimetlere doyamayacaksınız. Gerisi hazinemde saklı ve sizler için bekletiyorum.”
Misafirlik ve Hakikat
Adeta bir zat bize sesleniyor:
-
Siz kulsunuz, ben ise Rabbinizim,
-
Siz mahlûksunuz, ben ise sizi yaratanım,
-
Siz fakirsiniz, ben ise zengin,
-
Siz zayıfsınız, ben ise kuvvetli,
-
Siz ölümlüsünüz, ben ise baki.
Anlaşılan bir zat var, bizi çok seviyor. Bize sunduğu nimetleri ile bizi sevdiğini de bildiriyor. Kendisinin tanınıp bilinmesini ve kendisini tanıyıp itaat etmemizi istiyor. Aksi halde bu kadar misafirperver bir zat bize bu nimetleri sunup da nihayetinde bizi idam ile yok etmez.
Bir sohbette bir nüktedan abimizin söylediklerini hiç unutmuyorum: “Çok zengin ve cömert bir zat var. Hepimizi deniz manzaralı yedi katlı sarayına davet etti ve bize ilk gün ilk katında tüm nimetlerini sundu. Yedik, içtik, gezdik. Sonrasında ikinci gün ikinci katta aynı şeyleri ve daha güzelini yaşadık, manzara da daha güzeldi. Yedinci güne kadar bu şekilde geldik. Sonra yedinci gün en güzel şekilde ağırlandık, manzara da doyumsuzdu ve tam seyir esnasında hepimizi yedinci kattan aşağı attılar.”
Böyle bir şey mümkün olabilir mi? O misafirperver zata bu son yakışır mı? İşte ölüm de böyle. Eğer onun soğuk yüzüne bakarsak zahiren böyle görünüyor. Öyle mi? Elbette değil…
Anlaşılan o ki ölümü yaratan birisi var ve ölümü veren de O’dur. Yani hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, hizmet zahmetinden âzâd eder. Yani fani hayattan seni baki hayata alır. Hatta adeta bizlere müjde veriyor ve diyor ki:
“Sizlere müjde! Ölüm idam değil, hiçlik değil, yok olmak değil, sönmek değil, ebedi ayrılık değil, tesadüf değil, faili belli olmayan bir yok olma değil. Belki bir Fail-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir mekân değişikliğidir. Sonsuz saadet tarafına, asıl vatana bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz dostlarımızın gittiği berzah âlemine bir kavuşma kapısıdır.”
En Büyük Dava
Öyle ise ölüm bizden ne istiyor, onun yüzüne merdane bakalım. Anlaşılan o ki hepimiz bir imtihandayız ve başımıza ebedi hayatı kazanıp kaybetme davası açılmış. Bunu kazanmaya gayret etmeli, başka çare yok. Başımızda bundan büyük bir dava da yok. Ebedi hayatımızı riske atmayalım, çünkü bir daha dönüşü de yok. Onun rahmeti geniştir, hepimiz bu rahmete sığınalım.
Madem ki ölüm gelmedi, öyle ise imtihan bitmedi. Son dakikaya kadar şansımız var. Unutulmasın, ümitsizlik günahkâr olmaktan daha zararlıdır. Son dakikada kazanan ya da kaybeden o kadar çok insan var ki…
Cenab-ı Hak hepimize uyanık olmayı nasip etsin inşallah.
Allah’a emanet olunuz değerli hemşehrilerim…
Ekrem ATA
![]()













