Ekrem Ata’nın Gündeme Ait Değerlendirmesi
KAVMİYETÇİLİK, MİLLİYETÇİLİK VE TERÖR
TSK’de görev yaptığım sürece terhis olan her askerle mutlaka oturur, dertleşir, helalleşir; varsa şikâyet ve önerilerini alırdım. Bu uygulamam ayrıldığım 1999 yılına kadar devam etti. Şahsen çok faydasını da görürdüm ve helalleşmenin huzuru içinde kendilerini terhis ederdim. Halen kendileri ile irtibatta olduğum askerlerim vardır.
İlk kıta yerim Çorlu idi. Meslek hayatımda acemilik olarak isimlendirilebileceğim teğmen rütbesi ile 1985-1987 yıllarında görev yapmıştım. Bir gün terhisi gelen Urfalı bir askerim vardı ve ne yaptıysam bana hakkını helal etmedi. O yıllar, 1984 yılı Eruh baskını ile terörün kıpırdanmaya başladığı yıllardı. Sebebini sorduğumda meğerse bir gün kızgınlık anımda kendisine maalesef bir tokat atmışım. (Rabbimden af diliyorum, cahillik zamanlarımızda az da olsa böyle hatalarımız olmuştu). Dedi ki: “Siz bana bu tokadı Kürt olduğum için attınız.” Şaşırmıştım. Farkında bile değildim. Korktum, “Allah’ım, farkında olmadan nasıl bir yürek yıkmışım” dedim. Yarım saatten fazla konuştuğumuzu hatırlıyorum; neticesinde ikna edebilmiştim ve gönül rahatlığı ile kendisini göndermiştim. O gün bana büyük bir ders olmuştu…
Yıl 1987. Üsteğmen rütbesi ile ilk kıta yerim olan Siirt’teyim. Bir gün içtimadayız ve bazı emirleri bölüğe tebliğ ediyorum. Vanlı bir askerim var. Bu askerimin gözlerinden anlıyorum; sanki zoraki duruyor, söylediklerimi dinlemiyor ya da ilgisiz davranıyor. Kendisini bir gün çağırdım, niçin böyle yaptığını sordum. “Adeta buralarda zoraki görev yapıyorsun” dedim. Kendisi önce inkâr etti; ısrarım ve samimiyetim üzerine açıldı ve anlatmaya başladı. Dedi ki: “Şeyh Said (1925 yılında ‘bu hükümet dinsizdir’ mülahazası ile yapmış olduğu ayaklanma neticesinde avanesi ile beraber öldürülen ve o dönemde bölgede oldukça etkin bir kişiliği olan hoca. Adı belki de kasten Said Nursi ile karıştırılır) bizim akrabamız olur. Kendisi ve kendisi ile beraber öldürülen binlerce Kürt bizim içimizde hep yaradır. Bizim evlerimizde Şeyh Said’in resimleri vardır. Biz bu sebeple size itaat etmeyi kabul etmiyoruz.”
Kendisi ile uzun müddet uğraştım. Yapmış olduğu yanlışı kendisine izah ettim. Hatta bu ayaklanma için Said Nursi’den destek istediğini ve bu desteği alamadığını; Said Nursi’nin kendisine “1000 yıldır İslamiyet’in hizmetinde çalışmış kahraman ordunun torunlarına kılıç çekilmez, yanlış yapıyorsun” dediğini, buna rağmen bu yanlışında ısrar ettiğini söyledim. Dâhilde mücadele olamayacağını, bu şekilde kuvvetimizin zayıflayacağını, bu durumun sadece düşmanlarımızı sevindireceğini kendisine söyledim. Uzun görüşmelerden sonra kendisi ikna oldu ve o andan itibaren terhis oluncaya kadar en iyi askerlerimden biri olmuştu.
Yıl 1988. Yine Siirt’teyim. Şırvan ilçesi Özpınar köyüne karakol takviye görevine timimle beraber gidiyorum. Karakol personeli de seçim münasebetiyle köylere sandık muhafaza görevine gidiyor. Köye girişimizi hatırlıyorum; köylü bizi çok asık suratla karşılamıştı. Yüzlerden anlayabiliyorsunuz, sanki işgal kuvveti geliyordu. Yine şaşırmıştım. O gün sabahtan karakola yerleştik. Hiç unutmuyorum, ikindi vakti gelmişti. Hemen köyün içindeki camiye gittim. Namaz kılmak için abdest alıyordum. Abdestim bitti ve arkamı döndüğümde arkamda köylü elinde havlusunu tutuyordu. Ve artık orada görev yaptığım 5 gün süre içinde köylüler bizim dostlarımızdı. Bir anda kaynaşmıştık.
Zaman zaman da Siirt merkezindeki Ulu Cami’ye özellikle tatil günlerinde vaktim oldukça giderdim. Halk ile çok iyi bir kaynaşmamız olmuştu. Dinimizin bölge halkı için ne kadar önemli olduğunu bizzat yaşayarak görüyordum. Hatta tim komutanlarından eğer 5 vakit namazını kılan varsa, köylü o timin gönüllü koruyucusuydu. Hepsi gönüllü istihbarat elemanı gibi çalışıyordu. Terörist o köyde barınamıyordu. Bunu görev yapan arkadaşlarımızdan duyuyorduk…
Bu üç olay beni bölge ile ilgili düşüncelerimi yeniden gözden geçirmeye zorladı. Anladım ki din bölge için çok önemliydi ve yine anladım ki elbette önce herkes kendi ırkını, milletini severdi. Bizlere Harp Okulu’nda öğretilen “Aslında Kürt diye bir ırk yoktur. Dağ Türklerinin yüksek rakımlı arazide karlar üzerinde yürürken çıkardığı kart-kurt sesleri zamanla bu insanların Kürt olarak anılmasına sebebiyet verdi” öğretileri tam bir safsata idi.
Bugün bölgede kanayan yara büyümüştür. Çoğu zaman bölge gerçeklerinden habersiz yöneticiler, idareciler kanayan yaraya merhem olamamışlardır. Camide bölge halkı ile yan yana saf tutamayan idareciler, üzülerek söylüyorum ki kalıcı çözümler getirememişlerdir. Herkes görev süresinin dolmasını bekleyerek gününü doldurmuştur. Cumhuriyet döneminin bazı hataları da maalesef bölge halkını devlete küstürmüştür. Bölgenin çok itibar edilen dinî kanaat önderlerini küçümsemişiz, zaman zaman onları da takip eder duruma gelmişiz; yine bölgede çok etkin olan dinî tedrisatı da takip altına almışız. Bu şekilde halk iki arada bir derede yaşantısını sürdürmüş. Terör örgütünün dinle hiç alakası olmadığı halde zaman zaman “Bu ordu dinsizdir, bunlara itaat edilmez” propagandası yapılmasına sebebiyet vermişizdir. Dinin bölge için olan önemini maalesef tam anlayamamışız. Bugün yine üzülerek söylüyorum ki bölgede PKK sempatizanı din görevlileri sayısı da az değildir.
100 yıl önce mühim bir mütefekkir bölge ile ilgili 3 temel hastalık ortaya koyuyor. Bu hastalıkları Sultan II. Abdülhamid’e de arz ediyor. Ayrıca Meşrutiyet’in idaresinden sonra İstanbul’da bölge gazetelerinde de bu fikirlerini beyan ediyor:
“Bizim üç büyük düşmanımız vardır ki bizi harap etmektedir: Cehalet, fakirlik ve ihtilaf (birbirimize olan düşmanlık, ayrımcılık). Bu üç büyük düşmana karşı eğitim, sanat ve ittifak silahıyla mücadele edeceğiz.”
Bu çerçevede çalışmalar yapıyor ve bölgede hem din ilimlerinin hem de fen ilimlerinin okutulduğu büyük bir üniversitenin açılması için çaba gösteriyor. Zira dinsiz ilmin kör, ilimsiz dinin topal olduğunu çok iyi biliyordu. Hatta Van merkezli kurulması düşünülen bu üniversite için Sultan Reşad’dan gerekli maddi destek bile alınmıştı. 1913 yılında Van Valisi Tahir Paşa ve bazı resmi görevlilerin katılımı ile bu üniversitenin temeli de atıldı. Ancak hemen sonrasında meydana gelen I. Dünya Savaşı, akabindeki İstiklal Mücadelemiz ve sonrasındaki olaylar bu planı akamete uğrattı.
Elbette hiçbir şey için geç değildir. Bir milletin millet olması için dil, din, vatan birliği olması kuvvetli bir sebeptir. Hatta bunlardan ikisi dahi olsa kuvvetli bir millet olmamız mümkündür. Elbette herkes kendi ırkını, milletini sever; ama bu sevmekler ayrımcılık manasına asla gelemez. Birimiz Abanalıyız, birimiz Bozkurtluyuz ama hepimiz Kastamonuluyuz. Birimiz Kastamonulu, birimiz Siirtliyiz ama hepimiz Türkiyeliyiz. Birimiz Fenerbahçeli, birimiz Galatasaraylı, birimiz Beşiktaşlıyız; ama hepimiz millî takımı tutuyoruz. Bu ayrılıklarımız bizim zenginliklerimizdir.
Buradan hareketle Cenab-ı Hak bizleri ırk ırk, cins cins, millet millet yaratmış ki birbirimizi tanıyalım, sevelim, kaynaşalım diye. Yoksa birbirimizi yutalım, birbirimizi yiyelim diye değil. İrkımızı seçme hakkı bize verilmedi. Bu yönden birbirimize üstünlüğümüz yok. Üstünlük ancak Allah’ın katındaki değerimize göredir. Öldüğümüzde “Dinin nedir, peygamberin kimdir, kitabın nedir, ömrünü nerede harcadın?” soruları var ama “İrkın nedir?” sorusu yok. Efendimiz, “Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak sizin takva derecenize göredir” buyuruyor. Bizler böyle bir anlayışa sahip dinin mensuplarıyız. Elhamdülillah %99’u Müslüman olan bir ülkeyiz. Ortak paydamız dinimizdir. Elbette milliyetimizi, ırkımızı seveceğiz.
1988 yılında vefat eden ve defalarca görme şerefine mazhar olduğum Kastamonu evliyalarından Rahmetli Feyzi Ağabey’in buyurduğu gibi: “Sadakat-i Vataniye (vatanseverlik), Mefahir-i Milliye (milliyetçilik), Hamiyet-i Diniye (dindarlık)” birbiri olmadan olmaz. Müspet milliyetçiliği iyi anlamalıyız. Ama kendimizden başkalarını da kabul edeceğiz. Milliyetimiz cesedimiz ise dinimiz ruhumuzdur. Ruhsuz ceset yaşamaz. Ceset ruh olmadan bir hiçtir. Ayrıca bugün 10.200 Kürt vatandaşı üzerinde yapılan bağımsız anket sonuçlarına göre bölge halkının sadece %9,7’si bağımsızlık talebinde bulunuyor. %31’i ise kültürel haklarında düzeltme istiyor. Bu mesajları iyi okumak ve gerçekten bölge halkını doğru anlamamız lazım. Günlük öfkelerimiz bizim doğru düşünmemizi engelliyor. Bu tuzağa düşmeyelim. Ortak paydamız gerçekten çok fazla…
Bölgedeki fakirlik de terörü besleyen ayrı bir sorundur. Yapılan bütün yatırımların terör örgütü tarafından engellenmesi de bu yüzdendir. Zenginleşen bir halkı kandırmak kolay değildir. Kaybedecek bir şeyi olmayan insan en tehlikeli insandır. Ama bu yolda ısrarla çabalarımızı sürdürmeliyiz. Ne yapıp yapıp ortak paydalarımızı ortaya çıkarıp birliğimizi muhafaza etmeliyiz. Onlarca birliğimiz var: Dinimiz bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, vatanımız bir, geçmişimiz bir, bir, bir…
Kaldı ki bugün küreselleşen dünyada ortak paydası olmayan birçok insan sadece insan olabildiği için bir araya gelebiliyorsa, bizlerin bir araya gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Cehalet, fakirlik, ihtilaf hastalıklarına eğitim, sanat, ittifak silahları ile karşılık verelim. Düşman elbette her zaman var olacaktır; ama biz bünyemizi sağlam tutmak mecburiyetindeyiz. Unutulmasın, mikroplar her zaman var ancak hastalık vücudun zayıf anını kollar. Bünyemizi sağlam tutacak o kadar değerlerimiz var ki… Bunların farkına varmayı Cenab-ı Hak bu milletin yöneticilerine nasip etsin…
Allah’a emanet olunuz sevgili hemşehrilerim…
![]()













