Ekrem Ata’nın Yeni Yazısı

MÜSPET MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik konusunda yeniden bazı tariflere ihtiyacımız var görünmektedir. Kavmiyetçilik hastalığı, maalesef habis bir ur gibi İslam âleminin içine girmiştir. Özellikle 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’yı kasıp kavuran bu akım, iki büyük dünya savaşıyla neticelenmiştir. Sonrasında tüm Avrupa devletleri süratle bu illetten kurtulmuş ve geçmişe sünger çekerek düşmanlıklarını unutmuş, ittifaklarını sağlamışlardır. Irkçılık faaliyetlerini de kanun ile yasak kapsamına alarak bir şekilde koruma refleksleri geliştirmişlerdir. Yoksa bir Alman vatandaşının bir İngiliz veya Fransız vatandaşına duyduğu muhabbet yok mesabesindedir, ama menfaatleri bir arada olmalarını gerektirmektedir.

Bizi ise bir arada tutacak binlerce “bir”imiz var: Hâlikımız bir, Rezzakımız bir, Peygamberimiz bir, kıblemiz bir, kitabımız bir, vatanımız bir… Binler kadar bir, bir… Bu kadar birden ancak uhuvvet, muhabbet ve vahdet ortaya çıkar; çıkması gerekiyor. Cenâb-ı Hak, Hucûrât Suresi 13. ayetinde buyuruyor:

“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımasınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabani bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.”

Öyle ise alıp veremediğimiz nedir? Niçin bir arada yaşamayı beceremiyoruz?

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki milliyet fikri bu asırda çok ileri gitmiştir. Özellikle dessas Avrupa zalimleri de bu hastalığı içimizde canlı tutmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Bu açıdan hiç kimseye “Milliyet fikrini bırak.” diyemeyiz. Ancak milliyetçiliğin iki veçhesi var: Menfi milliyetçilik ve müspet milliyetçilik.

Menfi milliyetçilik başka milletleri kabul etmez ve diğer milletleri yutmakla beslenir; diğer milletlere de adavet eder. Bu ise cahiliye adetlerindendir. Müspet milliyetçilik ise içtimai hayatın ihtiyacından ileri geliyor; teavün ve tesanüt düsturlarının sağlanmasına vesile olur, menfaatli bir kuvvet elde edilmesine sebeptir. İşte bu fikir İslamiyet’e hizmetçi olmalı, kale olmalı ve onun zırhı olmalı, yoksa onun yerine geçmemelidir. Yoksa kuvvetimiz parçalanır.

Selahaddin Eyyubi gibi bir İslam kahramanının kökeni ve kimliği konusunda tarihçiler (Türk, Kürt ya da Arap) tereddütlüdürler, üç görüş de vardır. Ama biz kendisini İslamiyet hesabına severiz ve mübarek şahsını Haçlı seferlerine karşı yaptığı amansız mücadelesi ile hatırlarız. Kendisine 1187 yılında, 88 yıl işgal altında tutulan kutsal mekân Kudüs’ün yeniden fethedilmesi vesilesiyle hürmet ederiz. Bunları çabuk unutuyoruz, ama bazısı bir şeyleri hiç unutmuyor. 11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak “Kalk Selahaddin, biz yine geldik!” şeklinde bir konuşma yapmıştır ve hâlâ gitmediler.

İşte Türklerin 600 sene değil, belki ta Abbasilerden bu yana 1000 yıldır Kur’an-ı Hakim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okumasındaki kuvveti, müspet milliyet fikrinden ileri gelmektedir. Kendi milliyetlerini İslam’a ve Kur’an’a kale yaptılar ve inşallah aşağıdaki ayete güzel bir misal oldular:

“Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler.” (Mâide Sûresi, 5:54)

Hem bu milletin bir özelliği de vardır ki oldukça dikkat çekicidir: Nerede bir Türk varsa mutlaka Müslümandır; eğer Müslüman değilse Türklükten de çıkmıştır. Diğer unsurlar gibi Müslim ve gayrimüslim olarak iki kısma ayrılmamıştır. Eğer Müslümanlıktan çıkmışsa Türklükten de çıkmıştır, Macarlar gibi… Bu da kaderin bize bir işaretidir ki Türklerin milliyetinin İslamiyet ile imtizaç ettiğini göstermektedir.

Bugün, maalesef bazı dindar Kürt kökenli vatandaşlarımızın ya da dindar Türk kökenli vatandaşlarımızın menfi milliyetçilik düşüncesine yakın davranışlar sergilemesini üzüntü ile karşılıyoruz. Bu hastalıktan derhal kurtulmalıyız. Efendimiz (SAV)’in 14 asır önce Veda Hutbesi’nde buyurduğu o çağlar üstü mesajına o kadar ihtiyacımız var ki:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”

Özellikle bir tehlike daha var: Bölge halkı ile ilgili kanaatlerimizi kesinlikle alınan oyların dağılımı ile değerlendirmemeliyiz ve “Bu partiye oy verenler şu kanaatte, şu partiye oy verenler de bu kanaatte.” deme kolaylığına girmemeliyiz. Bölge halkını tanıyanlar çok iyi bilirler ki halkın en önemli karakteristik özelliği dindarlığıdır. Particilik de ayrı bir bölücü unsur olmamalıdır. Bizi bağlayan “bir”ler üzerinde dersimize tekrar detaylı çalışmalıyız.

Yaşanan bunca olumsuz gelişmelere karşılık Kürt kardeşlerimiz üzerinde yapılan bağımsız anket araştırmalarında “Türk bayrağı benim bayrağımdır” diyenlerin oranı %95, “Türklerle ortak bir geleceğimiz olsun istiyoruz” diyenlerin oranı da %91’dir. Bu rakamları iyi okumalıyız.

100 sene önce bölge için konulan teşhis, aynı şekilde güncelliğini korumaktadır:“Bizim üç büyük düşmanımız vardır ki bizi harap etmektedir: Cehalet, fakirlik ve ihtilaf (birbirimize olan düşmanlık, ayrımcılık). Bu üç büyük düşmana karşı eğitim, sanat ve ittifak silahıyla mücadele edeceğiz.”

Herhalde bu yöndeki gayretlerimizi parti anlayışından uzak bir yaklaşım ile masaya yeniden yatırmalı ve çözümü kendi iç dinamiklerimizde aramalıyız. Yoksa din mülahazalarından uzak çözüm arayışları boşa zaman kaybetmektir. Umarım çabalarımızı boşa harcamayız. Özellikle din olgusundan uzak yetişen bir kısım Türk ve Kürt gençliği, bu birleşmenin önündeki en büyük engeldir. Dine lakayt kalmanın faturasını ödemekten Allah’a sığınırız. Bu yönde yapılan bazı müspet çalışmaları da sevinerek izliyoruz.

Cenâb-ı Hak, bu yolda başımızdakilerin başlarından aklı, kalplerinden imanı, kararlarından feraseti eksik etmesin inşallah.

Loading