Zeytinlik Uşakları – 2

Zeytinlik ve oyun anıları olarak düşündüğüm zaman gözümün önünde canlanan veya hatırladığım bazı olaylar vardır, biraz da bunlardan bahsedeyim.
Genelde okuldan çıktıktan sonra biraz ders yapardım, sonra Zeytinliğe giderdim. Bir yandan ders yaparken bir yandan da “Zeytinliğe giden arkadaş var mı?” diye ara ara camdan bakardım. Bazen de ders yapmadan okul önlüğünü atıp hemen Zeytinliğe koşardım. Ama kız kardeşim İnci doğduktan sonra ağabeyimle nöbetleşe olarak okuldan çıkınca onu beklerdik. Çünkü rahmetli annem biz okuldan gelince o da bostana çalışmaya giderdi. Evde nöbetçi olduğum akşamlar aklım Zeytinlikte kalırdı, bizim evin önünden geçen arkadaşlara kıskanarak bakardım. Hatta bir gün dayanamadım, kız kardeşimi evde bırakıp gittim. O da nasıl olduysa beşikten düşmüş, ağzı kanamıştı. Doğaldır ki bu yüzden annemden bir fasıl sopa yemiştim.
Zeytinliğe doğru gelirken hâlen de gözlerimin önünde ve kulaklarımdadır rahmetli Corcor Emine ablanın bağırarak konuşmaları… Corcor Emine ablanın evinin önü o zamanki yaşlıların muhabbet ve dedikodu yeriydi (şu an Faruk Turgut ağabeyimizin oturduğu tek katlı betonarme ev). Ne zaman geçsem bu evin önünde yaşlılar bulunurdu. Hatırladıklarım: Süvari Zehra, İşımanın Gülsüm teyze, bazen anneannem, Hayriye abla… gibi. Bağırarak konuşma deyince rahmetli Naciye ablanın (Erdinç’in babaannesi) torunları lazım olunca o zamanların en iyi evlerinden biri olan evinin penceresinden doğru gür sesiyle uzatarak “Erdiiinç” veya “Ziyaaa” diye Zeytinliğe doğru seslenmesi, yine Hanife ablanın bağırarak konuşmaları da hâlâ kulaklarımdadır. Hanife abla; elinde sigara, erkek gibi tavırları olan bir kadındı… Ondan hepimiz korkardık.
Oyun zamanı Zeytinlikte toplanmaya başlayınca ekseri Erdinç, Ziya, Güven ve Eren’in ellerinde elma, tereyağlı ekmek gibi mutlaka bir yiyecek olurdu; hiç elleri boş gelmezlerdi.
Futbol takımlarını oluştururken Erdinç ve Savaş birer tarafa ayrılır, takımları o şekilde ayarlardık. Onlar takım kaptanları olurdu. Seyrek de olsa bazen tartışma çıkar, maçı bıraktığımız da olurdu; o zaman başka oyunlara devam ederdik. Futbol oynarken en büyük sorunumuz toptu, çünkü iyi bir top bulamazdık. Muharrem’in yamalı bir meşin topu vardı, patlayacak diye ödümüz kopardı.
Hatırladığım ve hiçbir zaman da unutamayacağım en hoş Zeytinlik anımız da ne kadar futbola veya diğer oyunlardan birine kendimizi kaptırmış olsak da rahmetli ve sevgili öğretmenimiz Alaaddin hocanın evine gitmek için Zeytinliğin doğu tarafında bulunan ana yoldan geçmesi esnasında sık sık cereyan eden bir olaydı. Hocamızı ilk gören arkadaşımızın uyarısıyla hemen oyuna ara verir, onun geldiği taraftaki briket duvarın dibine koşarak onu selamlamak için asker gibi sıra olurduk. Rahmetlinin ona karşı gösterdiğimiz bu saygılı hareketimiz çok hoşuna giderdi. Genelde okulda sert duran yüzü yumuşardı; bu memnuniyetini belirten yüz ifadesi hâlâ gözümün önündedir. Kıtasını denetleyen bir komutan edasıyla o da bizi başıyla selamlar, bazen de Muharrem’e takılırdı:
“Şapkacının oğlu, babam memur oldu diye şımarma lan.”
O dönemde (özellikle ilkokul dönemimizde) teknolojik olarak sadece radyo vardı. Cumartesi günleri öğleden sonra her hafta kaçırmadan dinlediğimiz bir çocuk programı vardı. Erdinç Ergin arkadaşımız evden radyoyu getirir, hemen oyunlara ara verir 45 dakika kadar bu programı dinlerdik; ondan sonra yine top oynamaya ve diğer oyunlara devam ederdik.
Televizyonla Abana’da ilk tanışmamız 1974 yazında oldu. O zaman televizyon sadece Abana’da müteahhitlik yapan rahmetli Rasim ağabeyin evinde vardı ama TRT yayınını çekemiyordu çünkü verici teşkilatı yoktu. Rahmetli Rasim abi iyi bir insandı. 1974 Dünya Kupası maçları başlayınca herkes seyretsin diye televizyonunu şu anda Cemal Kara’ya ait fırının üzerinde bulunan evinin balkonunun kenarına çıkardı, insanlar aşağıdan seyretti. Bazen de evin geniş teras balkonuna çıktık, oradan 74 Dünya Kupası’nın çok zevkli geçen maçlarını televizyondan bu şekilde seyrettik. Yayını Türkiye’den değil Rusya’dan çekiyordu. Yayın Rusça olduğu için ses olayı da televizyonun yanına radyo koyularak çözülmüştü.
Teknolojinin getirdiği iletişim araçlarını elbette iteleyemeyiz, faydaları tartışılmaz. Ama ben diyorum ki: İyi ki bizim çocukluğumuzda televizyon yokmuş, iyi ki bilgisayar yokmuş ve iyi ki cep telefonu yokmuş. Yoksa şimdiki çocuklara yaptıkları gibi bizim de çocukluğumuzu gasp edeceklerdi, bizi de kendilerine esir edeceklerdi.
Bütün çocukluklar güzeldir; kendine göre çok hoş anıları vardır. İster bir dağın başında yaşansın, ister izbe bir köyde; ister kayalık, ister çorak bir yerde geçsin… İşte biz “Zeytinlik uşaklarının” çocuklukları da Zeytinlik sayesinde doya doya yaşayarak geçti, ben öyle düşünüyorum.
“Zeytinlik uşakları” sözünü de rahmetli Halil Günay ağabeyimizin eşi, aslen Trakyalı olan Neşe ablamız söylemişti. Eşi Halil ağabeyin de eski evleri Zeytinlikteydi, o da bir Zeytinlik çocuğuydu. Eskilerden ve Zeytinlikten konuşuluyordu; “Zeytinlik uşakları çok farklıdır, çok uslu-terbiyeli çocuklardır” gibi buna benzer sözler söylemişti.
Evet, Zeytinlik uşakları–çocukları biraz farklıdır. Yukarıda isimlerini saydığım Zeytinlik uşaklarının içinde sigara içen 1 veya 2 kişidir, bilir misiniz?
Zeytinlik, sana sonsuz teşekkürler… Sen bizim çocukluğumuzu yaşayabilmemizi, bizim çocuk olduğumuzu anlayabilmemizi sağladın. Üzerinde çok tepindik, senin o yemyeşil çimenlerini çok çiğnedik, belki canını da yaktık; bize hakkını helal et.
Rıza Çelikbaş
Zeytinlik Uşağı
![]()














