Ekrem Ata’dan Güncel Bir Yazı Daha

MÜZAKEREDE MUHATAP KİM?

Yıllar önce gazetede okumuştum. Doğrusu çok da şaşırmış ve üzülmüştüm. 1972 yılında Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan ile beraber idam edilen Yozgatlı Yusuf Aslan’ın babasının bir haberi vardı. 1947 doğumlu oğlunun, 1966 yılında ODTÜ’ye girdiğinde beş vakit namaz kıldığından ve ne oldu ise üniversitede bu hâle geldiğinden bahsediyordu. Adeta devlete “Suçlu sizsiniz!” diyordu.

Geçenlerde yine gazetelerde bir haber vardı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Abdullah Öcalan’ın Ankara’daki lise yıllarında eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’la birlikte Maltepe Camii’ne namaz kılmaya gittiğini anlatıyordu. Kardeşi Mehmet Öcalan da abisinin ilkokul yıllarından itibaren beş vakit namaz kıldığından bahsediyor ve ailesinin zaten oldukça dindar bir yapıdan geldiğini ifade ediyordu.

Said Nursî (RA), Risale-i Nur’un birçok yerinde defaatle asayişi muhafazanın öneminden bahseder:

“Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tespit ve tahkim ederek, âsâyişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise, bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahittir. Demek Risale-i Nur’un, ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler.”

Yine başka bir bölümde:

“Halbuki din terbiyesi olmasa, Müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çare olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez. Biz Nur talebeleri hem idareye, hem âsâyişe, hem vatan ve milletin saadetine çalışıyoruz. Karşımızdaki dinsiz anarşist ve millet ve vatan düşmanlarıdır. Hükûmet için bize ilişmek değil, tam himaye ve yardım etmek elzemdir.”

Ve Meyve Risalesi’nin hatime bölümünde ciddi bir ikazda bulunur ve yaptığı cifir hesabında 1971 yılına dikkat çeker:

“Eğer beraber olsa, Miladî 1971 olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.” (Şualar, On Birinci Şua, s. 421-422)

Ve maalesef o tokatlar gerçekten şiddetli oldu. Din terbiyesi almayan vatan gençleri anarşi tuzağından kurtulamadılar. O tarihlerde yapılan ikazlar eğer dikkate alınsa idi (ki anarşilik kavramı yukarıdaki satırların yazıldığı tarihlerde bizlere o kadar uzak idi ki) bunları, Allahu alem, yaşamayacaktık. 1970’li yıllar gerçekten bu vatan gençlerinin yoğun ideolojik ayrım yaşadığı çok kötü bir dönemdi.

Yine Said Nursî (RA)’nin başka bir hatırası var. Diyor ki:

“Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: ‘Türkler İslâmiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?’ dedim.

Dedi: ‘Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.’

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: ‘Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum.’

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.”

Bu satırların yazıldığı tarihler henüz Cumhuriyet dönemi öncesine ait. Bizler biliyoruz ki Osmanlı’nın son devirlerinde maalesef batı hayranlığı içimizde hayat buldu, Tanzimat ile beraber bazı bâtıl inanç ve itikatlar bizi biz yapan değerlerin yerini aldı, özellikle ırkçılık İttihat ve Terakki ile beraber içimize adeta bir ok gibi saplandı.

Bugün terörün engellenmesine yönelik bazı müzakereler yapılıyor, görüşmeler devam ediyor. Elbette akan kanın durması için elimizden ne varsa esirgenmemelidir. Ama yukarıda izah etmeye çalıştığım hususlar eğer göz önüne alınmaz ise tehlike maalesef artarak devam edecektir. Biz bugün eli silahlı örgütün başını muhatap olarak kabul ettik ama hâlâ bölgenin bazı kanaat önderlerini kendimize muhatap görmedik. Onları yıllarca küstürdük, hatta takip ettik, potansiyel tehlike gördük. Kendileri teröre yıllarca karşı durdukları halde ne devlete yarandılar ne de terör örgütüne. Bugün bölgede hâlâ etkin olarak bulunan bu Allah dostu insanların sadece varlığı sebebi ile terörün hayat bulamadığı bazı illeri biliyorum. Hatta iki ay kadar önce bir iş münasebeti sebebi ile bir doğu ilinde idim. Bölgede çok hürmet edilen ve asayişin temini için adeta bir kale gibi duran bir zat ile alakalı olarak acaba garnizon komutanı kendilerini ziyaret ettiler mi diye sordum. Maalesef “Hayır” cevabını aldım ve üzüldüm. Biliyordum ki bu zat o bölgede yıllardır terör örgütüne karşı adeta bir dağ misali duruyordu. Halk da kendisini çok sevdiği için terör örgütü bir şey yapamıyordu. Kendi kendime “Yazık!” dedim ve sordum: “Yarabbi, bizler bu insanların değerini ne zaman anlayacağız? Ne kadar pahalı fatura ödüyoruz? Neden bu kadar ferasetten uzağız?”

Ama kader maalesef bu insanları muhatap almadığımız sürece bizleri başkaları ile muhatap almaya zorluyor. Elbette Sayın Başbakanımızın “Ümitliyiz ama aynı zamanda ihtiyatlıyız” demesini çok iyi anlıyorum. Güvenemiyor ve haklı olarak güvenemez. İman ve itikadı çok bozulan insanlarla ortak bir şeyleri konuşmak çok zor. Özellikle son zamanlarda bölgeden, dindar Kürt kardeşlerimizden bazı kötü haberler geliyor: “Çocuklarımıza sahip olamıyoruz” diyorlar. Maalesef son yıllarda bölge halkının dinden uzak kalan bir kısım vatan gençleri önümüzdeki en büyük tehlike olarak duruyor. Bölge halkının karakteristik özelliği olan dindarlık maalesef hızla kayboluyor. Tehlikenin bir şekilde farkına varıldığını da sevinerek görüyoruz. Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Prof. Görmez’in;

“Terör olaylarının analizindeki bölgedeki dini eğitimin yetersizliği hiç ele alınmadı. Dini kimlik adım adım zayıflatıldı. Oysa Doğu ve Güneydoğu’da bizi kardeş yapan yegâne unsur İslam.”

demesini geç de olsa önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz ve bu söylemlerin derhal hayata geçmesini bekliyoruz. Bir milleti millet yapan üç temel öğe vardır: Dil, din ve vatan birliği. Üçü de varsa kuvvetli bir millet olur. Hatta ikisi de olsa bir millet şuuru ile hareket edilebilir. Ama din birliği zayıflarsa vatan birliği de kalmaz ve bir arada yaşayabilmenin şartları çok zorlaşır.

Özellikle eğitim sistemimizin materyalist felsefeden arındırılarak yeniden gözden geçirilmesinin ve bizi nurlu ufuklara götürecek, dünyaya adaleti getirecek bir mefkûre etrafında yeniden şekillenmesinin çok önemli olduğunu, bu konuda öğretmenlerimize ve ailelere çok önemli görevler düştüğünü ifade etmek isterim. Aksi halde sistem tahsilli ama anarşist ruhlu bireyler üretmeye devam eder. Bugün az-çok her aile bu durumdan rahatsızdır ve evlatlarımız ateş içindedir. Yoksa terör sadece dağlarımızı değil evlerimizi de esir alıyor.

Müzakereye evet diyorum ama bu müzakereye öncelikle kendimizle, tarihimizle ve unuttuğumuz değerlerimiz ile başlamamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu değerlerimiz ile barışamazsak, anlaşamazsak müzakereler daha çok devam edecektir…

Ekrem ATA

14 Ocak 2013

Loading